3 Şubat 2011 Perşembe

ANNEYE DUA

 



Sevgili Tanrım,

Artık genç değilim ve arkadaşlarımın anneleri tek tek ölmeye başladı.

Arkadaşlarım annelerinin değerini anladıklarında,

bunu onlara söyleyemeyecek kadar geç kaldıklarını dile getiriyorlar.



Benim hala hayatta olan kusursuz bir annem var.

Onun değerini her geçen gün daha iyi anlıyorum.

Annem değil, ben değişiyorum. Yaşım ilerledikçe,

onun ne kadar olağanüstü bir insan olduğunu daha iyi anlıyorum.

Bu sözleri annemin kendisine söyleyemiyorum ne yazık,

oysa duygularımı kaleme almak ne kolay.



Bir evlat kendisine yaşam veren annesine nasıl teşekkür edebilir?

Bir çocuk büyütürken gösterdiği sevgiye, sabıra ve onca çabaya?

Bebekken arkasından koştuğu, asabi bir ergeni anladığı,

her şeyi bildiğine inanan üniversite öğrencisini hoşgördüğü için

şükranlarını nasıl dile getirebilir?



Kızının, annesinin ne kadar akıllı bir insan olduğunu anladığı günü

sabırla beklediği için nasıl minnet duyabilir?



Anne olmuş bir evlat,

hala kendisine annelik yapan bir insana nasıl teşekkür edebilir?



Her zaman öğüt vermeye hazır olduğu halde,

istendiğinde ya da gerektiğinde sessiz kalmayı başardığı için.

Binlerce kez söyleyebileceği durumlarla karşılaşmasına karşın;

"Ben sana dememiş miydim?" demediği için.

Kendisi olduğu için.

Sevgi dolu, düşünceli, sabırlı ve

bağışlamayı bilen kendisi olduğu için,

nasıl teşekkür edebilir?



Tanrım, senden onu hakettiğince korumanı istemekten

başka bir şey gelmiyor elimden.



...ve onun bana örnek olmasında,

bana yardımcı olmana şükretmekten başka.



Kendi çocuklarımın gözünde,

annemin benim gözümde olduğu kadar iyi bir anne olabilmek için

sana dua ediyorum, Tanrım.

Bir kız EVLAT

GÖZYAŞI

Küçük bir erkek çocuk annesine sordu:

"Niçin ağlıyorsun?".

"Çünkü ben kadınım" diye cevapladı annesi.

"Anlamadım!" dedi çocuk.

Annesi çocuğu kucaklayıp

"Ve hiç bir zaman anlayamayacaksın!" dedi.

Babasına "Baba, annem niçin ağlıyor?" diye sordu.

Babanın cevabı

"Bütün kadınlar sebebsiz ağlayabilen yapıdadır"

diye cevapladı.

Küçük oğlan büyüdü, yetişkin adam oldu,

hala kadınların niçin ağladıklarını keşfedemedi.

Nihayet öldükten sonra cennete gittiğinde

Allah'a sordu. "Allahım!" dedi.

"Kadınlar niçin bu kadar kolay ağlayabiliyorlar?"

Allah dedi ki...

"Ben kadınları özel yarattım!...

Tüm yaşamın ağırlığını taşıyabilecek

kuvvette olmasına rağmen

başkalarına teselli verecek kadar

yumuşak omuzlar,

Doğumun acısına olduğu kadar

doğurdukları evlatlarının nankörlüğüne

dayanabilecek iç kuvvetini verdim.

Başkalarının kuvvetinin kalmadığında

devam edecek azmi, ailesinin

hastalığında yorgunluğa

pabuç bıraktırmayacak kudreti verdim.

Her türlü şart altında,

ve hatta annelerini çok kötü incitseler de,

çocuklarını sevmek duygusallığını verdim.

Bu duygusallık her yaştaki

çocuklarının yaralarını sarmalarına,

sorunlarını dinleyip paylaşmalarına

yardım ediyor.

Kocalarını tüm kusurlarıyla sevmek

kuvvetini verdim.

Erkeğin kaburgasından onları erkeğin

kalbini korumaları için yarattım.

Onlara iyi bir kocanın eşini asla

incitmeyeceğini fakat bazen destek

ve kuvvetini deneyecek davranışlarda

bulunacağını anlayacak duyarlı bir zeka verdim.

Tek zayıflık olarak kadınlara

birer gözyaşı verdim.

Tamamen kendilerinin sahip oldukları,

ihtiyaçları olduğunda kullanmak üzere...

İnsanlık için bir gözyaşı..." diye cevapladı.

"Kadını güzel yapan şey ne saçı,

ne vücudu, ne kendini ne şekilde taşıdığıdır.

Kadını esas güzel yapan sevgisini paylaşabilmesi,

fedakarlığı, sorumluluğu, anlayışı,

sadece bilgiye değil

aynı zamanda kalbe de yönelik aklıdır."

ANNE

Bir zamanlar dünyaya gelmeye hazırlanan bir çocuk varmış.




Bir gün Tanrı'ya sormuş;

"Tanrım, beni yarın dünyaya göndereceğini söylediler. Fakat, ben o kadar küçük ve güçsüzüm ki, orada nasıl yaşayacağım?"



"Tüm meleklerin arasında senin için bir tanesini seçtim, O seni bekliyor olacak ve seni koruyacak. Meleğin sana hergün şarkı söyleyecek ve gülümseyecek. Böylece sen onun sevgisini hissedecek ve mutlu olacaksın."

"Peki, insanlar bana birşey söylediklerinde, dillerini bilmeden, söylediklerini nasıl anlayacağım?"



"Meleğin sana dünyada duyabileceğin en tatlı ve en güzel sözcükleri söyleyecek. Sana konuşmayı, dikkatle ve sevgi ile öğretecek."



"Peki, ben seninle konuşmak istersem ne yapacağım?"



"Meleğin sana ellerini açarak bana dua etmeyi de öğretecek."



"Dünyada kötüler olduğunu da duydum. Beni onlardan kim koruyacak?"



"Meleğin seni kendi hayatı pahasına da olsa koruyacak."



"Fakat, ben seni bir daha göremeyeceğim için çok üzgünüm."



"Meleğin sana sürekli benden söz edecek ve ulaşmanın yolunu öğretecek."



O sırada cennette bir sessizlik olur ve dünyanın sesleri cennete kadar ulaşır. Çocuk gitmek üzere olduğunu anlar ve son bir soru sorar;



"Şimdi gitmek üzere isem, benim Meleğimin adı ne?"



"Meleğinin adının önemi yok yavrum. Sen onu, "ANNE''diye çagıracaksın.

Annenin Fedakarlığı

Çocuk, babasından aldığı harçlığı vaktinden önce bitirmiş ve günlerdir istediği top için yeterli parayı biriktirememişti. Birkaç hafta sonra yaz tatiline girecek olması, onu bu konuda endişelendirip yeni kaynaklar aramaya sevkediyordu. Evlerine gelen son aylık dergide "Her hizmetin bir ücret karşılığında olduğu"nu okuyunca, sevinçle havaya sıçradı. Buna göre, ailesine yaptığı yardımların da bir karşılığı olmalıydı.

Çocuk bu fikirle harekete geçip gördüğü işlerin listesini çıkardı ve bunların yanına da ücretlerini yazdı. Fırından ekmek almak için 200, çöp dökmek için 100, annesiyle pazara gitmek için 500 lira hiç de fazla sayılmazdı.



Aylık toplamı 25 bin lira tutan listeyi imzalayıp annesinin çantasına koyduğunda, bu akıllıca keşfinden dolayı gözleri parlıyordu.



Çocuk, ertesi gün yatağının başucunda 25 bin lira ile birlikte küçük bir kağıt parçası buldu. Kendi hazırladığı listeye benzeyen ve annesinin imzasını taşıyan kağıtta:



"Seni hayatım pahasına dünyaya getirmenin, yıllarca bezlerini yıkamamın; binbir güçlükle besleyip büyütmenin karşılığı, sadece sevgindir ve yanağından aldığım bir öpücüktür" yazıyordu. "Kazandığın parayı güle güle harca yavrum."



Cüneyt SUAVİ

Ömür Dedigin

Bir gün susmayı öğrendim. Öyle bir sustum ki belki sonsuza kadar susacaktım çünkü susmak benim küçücük dünyamda babamla kurduğum iletişim tarzıydı.

Babam akşamları eve yorgun dönerdi. Ben bütün gün evde sıkılır onun gelişini iple çekerdim... Daha o kapıdan girer girmez boynuna atılır onunla oynamak isterdim. Babam sarılır, öper sonra da, hadi odana git, derdi. Yemek hazırlanınca annem çağırır bu defa masada bir araya gelirdik babamla. Onlar annemle konuşurken ben araya girer, sesimi duyuramayınca da bağırırdım. Babam sinirlenir, ?Bütün gün insanlara kafa patlatmaktan bunaldım, birde sen kafamı ütüleme!? derdi. Annem de ?Bütün gün zaten seninle uğraştım, bir çift laf da mı konuşturtmayacaksın babanla?? diye çıkışır, beni odama gönderirdi...

Çaresiz bir şekilde boynumu büker odama yani hapishaneme doğru yol alırdım. Babam arkamdan, ?Bizim bir odamız bile yoktu, her şeye sahip, hala ne istiyor anlamadım! diye bağırmaya devam ederdi.

?Keşke benim de bir odam olsaydı, keşke bizim de evimiz bir odalı olsaydı da hep birlikte otursaydık? derdim içimden; ama yüksek sesle söylemeye cesaret edemezdim...

Yemekten sonra babam kanepeye uzanır, eline kumandayı alır, televizyon seyrederdi. Beni yanına çağırır biraz severdi. Onun izleyeceği önemli bir şey varsa beni adeta yerimden bile kıpırdatmazdı. Azıcık hareket edip koşup oynamaya çalışam oda hapsim yeniden başladı. Bir gün anladım ki susunca babamla daha iyi anlaşıyoruz. Bu defa susarak yapabileceğim oyunlar geliştirmeye başladım. Önce resim yaparak başladım işe. Babam çizdiğim resimleri çok beğeniyor; ?Bak, böyle uslu uslu oyna işte.? diyordu. Babam bazen göz ucuyla bakıyor, resimle ilgili bir şey sorsam afallıyordu. Ama bana kızarak beni artık odama göndermiyordu.

?Son günlerde ne de akıllandı benim oğlum! diye komşulara anlatıyordu annem halimi..

Resimlerim arttıkça ortalık dağılmaya başladı. Annem ?Odanı topla!? diye odama kapattığında işe nereden başlayacağımı bilemiyorum.

Ben bunlarla uğraşırken zaman geçiyor; ama odamı toparlamayı beceremiyordum. Annem odama gelip ?Bak sana resim yapmayı yasaklayacağım? dedi bir gün. Susuyor olmamı usluluk olarak değerlendiren ailem resim yapmayı da elimden alırsa ben ne yapacaktım?

Bu düşüncelerle bir aile tablosu yaptım. Babam eve gelince uygun zamanı kolladım. Her zamanki gibi yemekler yendi, odaya geçildi. Babam oturur oturmaz çizdiğim resmi getirdim. Babam baktı.

Hım, dedi ?Çok güzel olmuş. Bu adam benim herhalde? dedi.

Ben ?Hayır o adam değil, bu çocuk sensin? dedim. O ?Hayır, bu adam benim, bu çocuk sensin, bu küçük kız da arkadaşın.? dedi.

Ben ?Hayır o adam benim, bu küçük adam sensin, bu küçük kız da annem? dedim...

Babam benimle uğramaktan vazgeçip: ?Peki neden bizi küçük cizdin?? dedi.

Heyecanla başladım anlatmaya.

Ben büyüyüp adam olacağım. İş bulup çalışacağım. Siz yaşlanıp küçüleceksiniz. Beliniz bükülecek, komşumuz Ahmet amca ile Ayşe teyze gibi küçücük kalacaksınız. Ben işten geldiğimde yorgun olacağım. Siz benimle konuşmaya çalıştığınızda işyerinde kafam şişmiş olacağından sizi duymayacağım bile. Siz benimle bir şeyler paylaşmak istediğinizde ?Hadi odanıza çekilin de kafa dinleyeyim! diyeceğim. Ve bir de bağıracağım ?Her şeylerini alıyorum. Sıcacık odaları da var, daha ne istiyorlar? diye.

Annemle babamın gözleri fal taşı gibi açılmıştı. Duyduklarına inanamıyorlardı. Bana sarılıp beni öyle içten bir okşayışları vardı ki sonsuza kadar konuşsam hiç bıkmadan dinleyecekler gibiydi..

Farkında olmalı insan... Kendisinin, hayatın, olayların, gidişatın farkında olmalı...



Ömür dediğin üç gündür,

Dün geldi geçti

Yarın meçhuldür,

O halde ömür dediğin bir gündür,



O da bugündür...

Jimmy Basel

12 Haziran 2010 Cumartesi

Sadece bir saat

Adam yorgun argın eve döndüğünde 5 yaşındaki çocuğunu kapının önünde beklerken buldu.




Çocuk babasına, - "Baba bir saatte ne kadar para kazanıyorsun" diye sordu...



Zaten yorgun gelen adam, "Bu senin işin değil" diye cevap verdi.



Bunun üzerine çocuk "Babacım lütfen, bilmek istiyorum" diye üsteledi.



Adam : - "İllâ da bilmek istiyorsan 20 milyon" diye cevap verdi.



Bunun üzerine çocuk "Peki bana 10 milyon borç verir misin" diye sordu.



Adam iyice sinirlenip, "Benim senin saçma oyuncaklarına veya benzeri şeylerine ayıracak param yok. Hadi, derhal odana git ve kapını kapat" dedi.



Çocuk sessizce odasına çıkıp kapıyı kapattı.



Adam sinirli sinirli: - "Bu çocuk nasıl böyle şeylere cesaret eder." diye düşündü.



Aradan bir saat geçtikten sonra adam biraz daha sakinleşti ve çocuğa parayı neden istediğini bile sormadığını düşündü, "Belki de gerçekten lazımdı"...



Yukarı çocuğunun odasına çıktı ve kapıyı açtı...



Yatağında olan çocuğa, "Uyuyor musun" diye sordu. Çocuk "Hayır" diye cevap verdi...



- "Al bakalım, istediğin 10 milyon. Sana az önce sert davrandığım için üzgünüm. Ama uzun ve yorucu bir gün geçirdim" dedi...



Çocuk sevinçle haykırdı, "Teşekkürler babacığım"...



Hemen yastığının altından diğer buruşuk paraları çıkardı. Adamın suratına baktı ve yavaşça paraları saydı.



Bunu gören adam iyice sinirlenerek, "Paran olduğu halde neden benden para istiyorsun?...



Benim, senin saçma çocuk oyunlarına ayıracak vaktim yok" diye kızdı...



Çocuk : - "Param vardı ama yeterince yoktu " dedi ve yüzünde mahcup bir gülücükle paraları babasına uzattı;



- "İşte 20 milyon...



- "Şimdi bir saatini alabilir miyim babacım?..."

Anne beni sever misin?

Anne bağırır :


“Çabuk ol servisi kaçıracaksın!”

Baba kükrer :

“Ne yatmasını biliyorsun, ne kalkmasını!”

Sabahları güneşin doğuşunu bilmez çocuk. Hic aydınlanmadan kalkar içi. Taze bir sabah, bayat bir günün devamıdır çok zaman.

Her sabah adına yuva denen, adına kreş denen o yere bırakılır. Başkalarının annesinde, kendi annesinin hasretini çeker günboyu. Sabahın köründe “benim annem ne zaman gelecek” diye gözyaşları çeker solgun yüzüne dizi dizi.

Akşam ne uzundur. Yuva nice gürültülü. Sevgilerini konuşurlar efkarlı saatlerde.

“Benim babam beni çok seviyor.”

“Hayır, benim babam beni daha çok seviyor.”

“Hadi ordan, beni hem babam hem annem daha çok seviyor.”

Başkalarının babası kendi çocuklarını çok severse, sanki kendi babalarının sevgisi azalacakmış gibi kavga ederler. En çok sevilen olmaktır tutkuları.

Her pazartesi ne kadar sevildiklerinin ispatını yapmaya koyulurlar.



“Benim babam beni hamburger yemeye götürdü.”

“Biz hem hamburger yemeye gittik, hem de luna parka gittik.”

“N’apalım. Benim annem beni sinemaya götürdü. Arslan Kral filminde ağladık annemle birlikte.”

“Kızlar ağlar zaten. Ağlamanın neresi eğlenceli?”

“Biz babamla maç ettiğimiz zaman çok eğleniyoruz.”

“Benim babam benimle değil, arkadaşlarıyla maç etmeye gidiyor.”

“Bak demek ki benim babam beni daha çok seviyor. Bi kere biz ikimiz, yani babamla ben, maç ediyoruz.”



Pazartesileri hep böyle geçer.

Herkes kendi babasının en sevgili baba olduğunu kanıtlamaya çalışır. Öteki çocuklar yeni sevgi kanıtlarını ortaya koydukça içini bir ürperti kaplar.

Başkalarının babası çocuklarını daha çok mu seviyordur acaba? O Reklam gelir aklına. Kahrolası reklam. “Evinizi seviyorsunuz, arabanızı seviyorsunuz... Beni sevmiyor musunuz?”

İnanmak üzeredir onu sevmediklerine. Arka koltuğa gazoz döktü diye ne çok bağırmıştı babası. Ama olsun, arkadaşlarına bunu anlatmazsa eğer, babasının arabasını kendisinden çok sevdiğini nereden bilecekler.

Keşke her Pazartesi en sevilen evlat oyununu oynamak zorunda kalmasaydı. Bunun için Pazartesileri hep hasta numarası yapması. Uyanamaması. En sevilen çocuk olmak yarışması, bilseniz ne kadar zor diyebilse bir gün, her şey ne kadar kolay olacak. Oyunu değiştirebilirdi. Bu oyunun mağlubu olduğunu arkadaşları öğrenecek diye her Pazartesi Karanlık bir kuyu olmazdı o zaman. Herkesin annesinin ve babasının ne kadar iyi Anne baba olduğu, çünkü onlara ne çok pahalı oyuncak aldıklarının konuşuldukları bir sıra,

“Beni anneannem çok sever” diye bağırıverdi.

Sustu arkadaşları.

Söyleyebilecek bir şey bulamadılar bir an.

Akın boynunu büküp “benim anneannem yok” dedi.

Üzüldü o zaman. Ama geri dönemezdi. “benim anneannem beni cok sever. Masal anlatır bana. Yaramazlık yapınca “dayın da böyleydi” der gülerek.”

Arkadaşları ne kadar dinliyor diye sustu birden. Kendisine doğru yönelmiş meraklı bakışları keyifle izledi. Ağızları açık “Ee sonra?” diyorlardı.

“Sever beni. Masal anlatır. Hiç susturmaz beni. Ben konuştukça güler. ‘Hay çocuk’ der. ‘Sen beni güldürdün. Allah da seni güldürsün’, der.”

Herkes bir masal büyüsü ile dinlerken onu, anneannesini öteki çocuklarla paylaştığını düşünüp susuverdi.

Üsteledi arkadaşları. “Hadi anlatsana!” dediler.

Top havuzuna doğru koşup “Herkesin anneannesi kendine” diye bağırdı.

Akın itiraz etti. Hiç olmazsa arkadaşının anneannesinde tatmadığı bir duyguyu tadacağını düşünürken ne diye oyunbozanlık yapıyordu. Kızdı. “Herkesin babası kendisine” demiyordun ama!”

Duymazlığa geldi. Anneannesini hiç kimselerle yarıştırmak istemiyordu, işte o kadar. Akşam çabuk oldu. Bu oyunu kazanmıştı. Muzaffer bir komutan edasında dolaştı bütün gün. Artık annesine neden pazartesileri yuvaya gitmek istemediğini anlatabilirdi. Yorganın altına saklanmazdı bundan böyle. Her Pazartesi anneannesinden bir demet yapıp götürürdü.

Kapıdan içeri girer girmez neşeyle bağırdı : “Anne biliyor musun bugün yuvada ne oldu?”

“Görmüyor musun? Telefonla konuşuyorum.”

Hiç kimsenin sevdiği şey birbirine benzemiyordu. Annesi telefonu, babası arabayı seviyordu. Herşey erteleniyordu telefon ve araba söz konusu olduğunda. Bir de eve misafir gelecek oldumu kendisine hiç yer kalmıyordu. Nerelere gitsindi?

Annesi kapattı telefonu. Mutfaktan tencere kaşık sesleri geliyordu. Koşarak yanına gitti. “Sana yardım edeyim mi?” dedi en sevimli halini takınarak.

Annesi manalı manalı baktı.

“Hayırdır. Bir yaramazlık filan. Bak bir de seninle uğraşmayayım. Çok yorgunum zaten.”

Yorgunluk nasıl bir şeydi? Bazen elinde oyuncağıyla uykuya daldığında anneannesi oyuncağı yavaşca elinden alır “Nasıl yorulmuş yavrucak. Uykunun gül kokulu kolları sarsın seni” diyerek alnına bir öpücük konduruverirdi.

Yorgunluk gül kokulu bir uykuya dalmaksa eğer, ne diye annesi kendisiyle böyle kızgın kızgın konuşuyordu.

“Anneciğim yorulduğun zaman gül kokulu uykulara dalarsın. Anneannem öyle söylüyor.”

“Uykuya dalayım da gül kokuları kusur kalsın. Yorgunluktan ölüyorum.”



Bu kelimeden nefret ediyordu. Yorgunum. Yorgun olduğumdan. Böyle Yorgun yorgunken...

“Anneciğim sen yorulma diye...”

“Yemekte konuşuruz çocuğum. Bankada işler yetişmedi. Baban gelene kadar bunları bitirmem lazım. Hadi sen oyna biraz.”

“Hani siz yoruluyorsunuz ya...”

“Eeee....”

“Ben de oynamaktan yoruluyorum.”

“Ne yapayım?”

“Bilmem...”

Yapılmaması gerekenleri biliyordu da büyükler, yapılması gerekenleri hiç bilmiyorlardı.

Işıklar söndü birden. Annesi öfkeyle söylenmeye başladı.

“Mum da yok” diye diye karıştırdı dolapları el yordamı.

Çocuk sirtüstü yatıp, anneannesinin köyünü düşündü. Gaz lambasının ışığında deli tavşan masalını anlatışını. Deli tavşanın duvardaki aksini getirdi gözlerinin önüne. Anneannesi gibi iki ellerini birleştirip işaret parmaklarını yukarı kaldırarak tavşan kafası yaptı. “bak deli tavşan” diyerek parmaklarını oynattı. Yoldan geçen arabaların farları duvardaki tavşana yol açtı. Tavşan alabildiğine hür dolaştı sağda solda. Otlarla, kuşlarla konuştu. Sonra yorgun düştü. Duvardaki görüntü o minik avuçların açılmasıyla kayboldu. Kolu yavaşça kanepeden aşağı sarktı.



Neden sonra ışıklar geldi. Kadın çocuğun hiç konuşmadığını fark etti birden. Kanepeye koştu. Küçücük dizlerini karnına doğru çekerek uykuya dalmıştı. Masanın üstündeki dosyalara baktı iğrenerek. Dindirilmez bir pişmanlık doldurdu içini. Uyandırmaktan korka korka küçük alnına bir öpücük kondurdu.

Çocuk sanki bu öpücüğü bekliyormuşçasına,



“İşin bitince beni sever misin anne?” dedi.

__________________