12 Haziran 2010 Cumartesi

Sadece bir saat

Adam yorgun argın eve döndüğünde 5 yaşındaki çocuğunu kapının önünde beklerken buldu.




Çocuk babasına, - "Baba bir saatte ne kadar para kazanıyorsun" diye sordu...



Zaten yorgun gelen adam, "Bu senin işin değil" diye cevap verdi.



Bunun üzerine çocuk "Babacım lütfen, bilmek istiyorum" diye üsteledi.



Adam : - "İllâ da bilmek istiyorsan 20 milyon" diye cevap verdi.



Bunun üzerine çocuk "Peki bana 10 milyon borç verir misin" diye sordu.



Adam iyice sinirlenip, "Benim senin saçma oyuncaklarına veya benzeri şeylerine ayıracak param yok. Hadi, derhal odana git ve kapını kapat" dedi.



Çocuk sessizce odasına çıkıp kapıyı kapattı.



Adam sinirli sinirli: - "Bu çocuk nasıl böyle şeylere cesaret eder." diye düşündü.



Aradan bir saat geçtikten sonra adam biraz daha sakinleşti ve çocuğa parayı neden istediğini bile sormadığını düşündü, "Belki de gerçekten lazımdı"...



Yukarı çocuğunun odasına çıktı ve kapıyı açtı...



Yatağında olan çocuğa, "Uyuyor musun" diye sordu. Çocuk "Hayır" diye cevap verdi...



- "Al bakalım, istediğin 10 milyon. Sana az önce sert davrandığım için üzgünüm. Ama uzun ve yorucu bir gün geçirdim" dedi...



Çocuk sevinçle haykırdı, "Teşekkürler babacığım"...



Hemen yastığının altından diğer buruşuk paraları çıkardı. Adamın suratına baktı ve yavaşça paraları saydı.



Bunu gören adam iyice sinirlenerek, "Paran olduğu halde neden benden para istiyorsun?...



Benim, senin saçma çocuk oyunlarına ayıracak vaktim yok" diye kızdı...



Çocuk : - "Param vardı ama yeterince yoktu " dedi ve yüzünde mahcup bir gülücükle paraları babasına uzattı;



- "İşte 20 milyon...



- "Şimdi bir saatini alabilir miyim babacım?..."

Anne beni sever misin?

Anne bağırır :


“Çabuk ol servisi kaçıracaksın!”

Baba kükrer :

“Ne yatmasını biliyorsun, ne kalkmasını!”

Sabahları güneşin doğuşunu bilmez çocuk. Hic aydınlanmadan kalkar içi. Taze bir sabah, bayat bir günün devamıdır çok zaman.

Her sabah adına yuva denen, adına kreş denen o yere bırakılır. Başkalarının annesinde, kendi annesinin hasretini çeker günboyu. Sabahın köründe “benim annem ne zaman gelecek” diye gözyaşları çeker solgun yüzüne dizi dizi.

Akşam ne uzundur. Yuva nice gürültülü. Sevgilerini konuşurlar efkarlı saatlerde.

“Benim babam beni çok seviyor.”

“Hayır, benim babam beni daha çok seviyor.”

“Hadi ordan, beni hem babam hem annem daha çok seviyor.”

Başkalarının babası kendi çocuklarını çok severse, sanki kendi babalarının sevgisi azalacakmış gibi kavga ederler. En çok sevilen olmaktır tutkuları.

Her pazartesi ne kadar sevildiklerinin ispatını yapmaya koyulurlar.



“Benim babam beni hamburger yemeye götürdü.”

“Biz hem hamburger yemeye gittik, hem de luna parka gittik.”

“N’apalım. Benim annem beni sinemaya götürdü. Arslan Kral filminde ağladık annemle birlikte.”

“Kızlar ağlar zaten. Ağlamanın neresi eğlenceli?”

“Biz babamla maç ettiğimiz zaman çok eğleniyoruz.”

“Benim babam benimle değil, arkadaşlarıyla maç etmeye gidiyor.”

“Bak demek ki benim babam beni daha çok seviyor. Bi kere biz ikimiz, yani babamla ben, maç ediyoruz.”



Pazartesileri hep böyle geçer.

Herkes kendi babasının en sevgili baba olduğunu kanıtlamaya çalışır. Öteki çocuklar yeni sevgi kanıtlarını ortaya koydukça içini bir ürperti kaplar.

Başkalarının babası çocuklarını daha çok mu seviyordur acaba? O Reklam gelir aklına. Kahrolası reklam. “Evinizi seviyorsunuz, arabanızı seviyorsunuz... Beni sevmiyor musunuz?”

İnanmak üzeredir onu sevmediklerine. Arka koltuğa gazoz döktü diye ne çok bağırmıştı babası. Ama olsun, arkadaşlarına bunu anlatmazsa eğer, babasının arabasını kendisinden çok sevdiğini nereden bilecekler.

Keşke her Pazartesi en sevilen evlat oyununu oynamak zorunda kalmasaydı. Bunun için Pazartesileri hep hasta numarası yapması. Uyanamaması. En sevilen çocuk olmak yarışması, bilseniz ne kadar zor diyebilse bir gün, her şey ne kadar kolay olacak. Oyunu değiştirebilirdi. Bu oyunun mağlubu olduğunu arkadaşları öğrenecek diye her Pazartesi Karanlık bir kuyu olmazdı o zaman. Herkesin annesinin ve babasının ne kadar iyi Anne baba olduğu, çünkü onlara ne çok pahalı oyuncak aldıklarının konuşuldukları bir sıra,

“Beni anneannem çok sever” diye bağırıverdi.

Sustu arkadaşları.

Söyleyebilecek bir şey bulamadılar bir an.

Akın boynunu büküp “benim anneannem yok” dedi.

Üzüldü o zaman. Ama geri dönemezdi. “benim anneannem beni cok sever. Masal anlatır bana. Yaramazlık yapınca “dayın da böyleydi” der gülerek.”

Arkadaşları ne kadar dinliyor diye sustu birden. Kendisine doğru yönelmiş meraklı bakışları keyifle izledi. Ağızları açık “Ee sonra?” diyorlardı.

“Sever beni. Masal anlatır. Hiç susturmaz beni. Ben konuştukça güler. ‘Hay çocuk’ der. ‘Sen beni güldürdün. Allah da seni güldürsün’, der.”

Herkes bir masal büyüsü ile dinlerken onu, anneannesini öteki çocuklarla paylaştığını düşünüp susuverdi.

Üsteledi arkadaşları. “Hadi anlatsana!” dediler.

Top havuzuna doğru koşup “Herkesin anneannesi kendine” diye bağırdı.

Akın itiraz etti. Hiç olmazsa arkadaşının anneannesinde tatmadığı bir duyguyu tadacağını düşünürken ne diye oyunbozanlık yapıyordu. Kızdı. “Herkesin babası kendisine” demiyordun ama!”

Duymazlığa geldi. Anneannesini hiç kimselerle yarıştırmak istemiyordu, işte o kadar. Akşam çabuk oldu. Bu oyunu kazanmıştı. Muzaffer bir komutan edasında dolaştı bütün gün. Artık annesine neden pazartesileri yuvaya gitmek istemediğini anlatabilirdi. Yorganın altına saklanmazdı bundan böyle. Her Pazartesi anneannesinden bir demet yapıp götürürdü.

Kapıdan içeri girer girmez neşeyle bağırdı : “Anne biliyor musun bugün yuvada ne oldu?”

“Görmüyor musun? Telefonla konuşuyorum.”

Hiç kimsenin sevdiği şey birbirine benzemiyordu. Annesi telefonu, babası arabayı seviyordu. Herşey erteleniyordu telefon ve araba söz konusu olduğunda. Bir de eve misafir gelecek oldumu kendisine hiç yer kalmıyordu. Nerelere gitsindi?

Annesi kapattı telefonu. Mutfaktan tencere kaşık sesleri geliyordu. Koşarak yanına gitti. “Sana yardım edeyim mi?” dedi en sevimli halini takınarak.

Annesi manalı manalı baktı.

“Hayırdır. Bir yaramazlık filan. Bak bir de seninle uğraşmayayım. Çok yorgunum zaten.”

Yorgunluk nasıl bir şeydi? Bazen elinde oyuncağıyla uykuya daldığında anneannesi oyuncağı yavaşca elinden alır “Nasıl yorulmuş yavrucak. Uykunun gül kokulu kolları sarsın seni” diyerek alnına bir öpücük konduruverirdi.

Yorgunluk gül kokulu bir uykuya dalmaksa eğer, ne diye annesi kendisiyle böyle kızgın kızgın konuşuyordu.

“Anneciğim yorulduğun zaman gül kokulu uykulara dalarsın. Anneannem öyle söylüyor.”

“Uykuya dalayım da gül kokuları kusur kalsın. Yorgunluktan ölüyorum.”



Bu kelimeden nefret ediyordu. Yorgunum. Yorgun olduğumdan. Böyle Yorgun yorgunken...

“Anneciğim sen yorulma diye...”

“Yemekte konuşuruz çocuğum. Bankada işler yetişmedi. Baban gelene kadar bunları bitirmem lazım. Hadi sen oyna biraz.”

“Hani siz yoruluyorsunuz ya...”

“Eeee....”

“Ben de oynamaktan yoruluyorum.”

“Ne yapayım?”

“Bilmem...”

Yapılmaması gerekenleri biliyordu da büyükler, yapılması gerekenleri hiç bilmiyorlardı.

Işıklar söndü birden. Annesi öfkeyle söylenmeye başladı.

“Mum da yok” diye diye karıştırdı dolapları el yordamı.

Çocuk sirtüstü yatıp, anneannesinin köyünü düşündü. Gaz lambasının ışığında deli tavşan masalını anlatışını. Deli tavşanın duvardaki aksini getirdi gözlerinin önüne. Anneannesi gibi iki ellerini birleştirip işaret parmaklarını yukarı kaldırarak tavşan kafası yaptı. “bak deli tavşan” diyerek parmaklarını oynattı. Yoldan geçen arabaların farları duvardaki tavşana yol açtı. Tavşan alabildiğine hür dolaştı sağda solda. Otlarla, kuşlarla konuştu. Sonra yorgun düştü. Duvardaki görüntü o minik avuçların açılmasıyla kayboldu. Kolu yavaşça kanepeden aşağı sarktı.



Neden sonra ışıklar geldi. Kadın çocuğun hiç konuşmadığını fark etti birden. Kanepeye koştu. Küçücük dizlerini karnına doğru çekerek uykuya dalmıştı. Masanın üstündeki dosyalara baktı iğrenerek. Dindirilmez bir pişmanlık doldurdu içini. Uyandırmaktan korka korka küçük alnına bir öpücük kondurdu.

Çocuk sanki bu öpücüğü bekliyormuşçasına,



“İşin bitince beni sever misin anne?” dedi.

__________________

ana olmak

Tarih : 09.05.2010Cenab-ı Allaha mene ana olmağı nesib etdiyi üçün şükr edirem.

Ana olmaq.. Bu duyğunu sözlerle ifade etmek o qeder çetindir ki.

Qızım,mene bu duyğunu yaşatdığın üçün teşekkür edirem.Ne yaxşı ki, heyatımda varsan.



Mence ana demek..

Qarşılıq gözlemeden sevmek demekdir.

Övladını her gördüyünde üreyinin yerinden çıxacaq kimi çırpınması,gözlerinin yaşlarla dolması demekdir.

Bütün gün övladını düşünüb, göresen acdı, toxdu, xoşbextmi, bir yeri ağrıyırmı vs düşünmekdir.

Onun cennet qoxusunu içine çekib, Allaha şükr etmekdir.

Sehere qeder her yarım saat-1 saatda bir oyanmaq, körpene süd vermek, öpmek, saçlarına sığal çekib yeniden yatırtmaq demekdir. O oyanmasa da, bu sefer senin onu düşünmekden yatmaman demek, qısaca yuxusuz geceler demekdir.

Övladının uzaqdan seni görüb qaçaraq ve ya imekleyerek yanına geldiyinde, dünyaları sene vermişler kimi sevinmek demekdir.

Övladınla gülmek, övladınla ağlamaq demekdir.







Heyatı onunla yeniden yaşamaq, öyrenmek demekdir.

Güc ve cesaret demekdir.. MEN HERKESDEN GÜCLÜYEM!

Sevinc demekdir.

Qısacası Ana olmaq, en gözel duyğudur!

Allahım, mene sevmeyi ve sevilmeyi nesib etdiyin üçün sene sonsuz şükürler olsun.







Azeri yazar anapanda

KÜÇÜK ÇOCUK

Bir zamanlar küçük bir çocuk okula başlamış. Oldukça küçük bir çocukmuş. Okulsa büyük bir okulmuş. Ama küçük çocuk bahçe duvarından sınıfa yürüyerek gideceğini keşfettiğinde mutlu olmuş. Bundan sonra okul ona eskisi kadar büyük görünmemeye başlamış.

Bir sabah küçük çocuk okuldayken öğretmeni seslenmiş “Bu gün çiçek resmi çizeceğiz”. Küçük çocuk çok sevinmiş. Resim yapmayı çok severmiş. Her türlü resmi yapabilirmiş. Aslanlar, kaplanlar, tavuklar, inekler, trenler, tekneler.

Mum boyalarını çıkarmış ve başlamış çizmeye. Ama öğretmeni “Bekleyin! Daha başlamayın” diye bağırmış. Ve herkes hazırlanana kadar beklemişler. “Şimdi” demiş öğretmeni “Çiçek resmi yapacağız.” Küçük çocuk çok sevinmiş. Çiçek resmi yapmayı çok severmiş. Güzel çiçekler yapmaya başlamış. Pembe, portakal rengi ve mavi, rengârenk çiçekler. Ama öğretmeni “Bekleyin! Ben size nasıl yapacağınızı göstereceğim” demiş. Tahtaya bir çiçek resmi çizmiş. Sapı yeşil, kendi kıpkırmızıymış. “İşte böyle. Tamam, şimdi başlayabilirsiniz.”

Küçük çocuk öğretmenin çizdiği çiçeğe bakmış. Sonra da kendi çiçeğine. Kendi çizdiği çiçeği daha fazla sevmiş. Ama bunu söylememiş. Kâğıdın öteki yüzünü çevirmiş ve öğretmeninkine benzer bir çiçek çizmiş, yeşil saplı kırmızı renkli bir çiçek.

Başka bir gün küçük çocuk kapıyı kendi başına açabilmeyi başardığında öğretmeni “Bu gün hamur çalışacağız” demiş. Küçük çocuk çok sevinmiş. Hamurdan çeşitli şeyler yapabilirmiş; yılanlar, fareler, filler, kardan adamlar, arabalar, kamyonetler. Ve hamurunu yoğurmaya başlamış. Ama öğretmeni “Bekleyin! Daha başlamayın.”diye bağırmış. Ve herkes hazırlanana kadar beklemişler. “Şimdi” demiş öğretmeni “Tabak yapacağız”. Küçük çocuk çok sevinmiş, tabak yapmayı çok severmiş. Çeşitli boylarda ve şekillerde tabaklar yapmaya başlamış. Ama öğretmeni : “Bekleyin! Ben size nasıl yapılacağını göstereceğim” demiş. Ve herkese derin bir tabak nasıl yapılır göstermiş. “İşte böyle,tamam şimdi başlayabilirsiniz.”demiş öğretmeni. Küçük çocuk bir öğretmeninin yaptığı tabağa bakmış bir de kendi yaptığına. Kendi yaptığı tabağı daha çok beğenmiş. Ama bunu kimseye söylememiş. Hamurunu tekrar top haline getirmiş ve öğretmeninkine benzeyen bir tabak yapmış. Bu derin bir tabakmış.

Çok geçmeden küçük çocuk beklemeyi öğrenmiş, izlemeyi de. Öğretmeninkine benzer şeyler yapmayı da. Çok geçmeden kendine özgü şeyler yaratamaz olmuş.

Daha sonra küçük çocuk ve ailesi başka bir şehirde yeni bir eve taşınmışlar. Ve küçük çocuk başka bir okula gitmek zorunda kalmış. Bu okul diğer okuldan daha da büyükmüş. Ve dışarıdan içeriye açılan bir kapısı da yokmuş. Oldukça büyük basamaklardan çıkmak zorundaymış. Daha ilk gün öğretmeni “Bu gün resim çizeceğiz” demiş. Küçük çocuk çok sevinmiş. Öğretmeninin ne söyleyeceğini beklemiş. Ama öğretmen hiçbir şey söylememiş. Sadece sınıfın içinde, öğrencilerin arasında gezinmiş. Küçük çocuğun yanına gelince, “Resim çizmek istemiyor musun?” diye sormuş. “İstiyorum” demiş küçük çocuk “Ne çizeceğiz?” Öğretmeni “Buna sen karar vereceksin” demiş. “ Nasıl çizeceğim?” diye sormuş küçük çocuk. “Nasıl istersen öyle” demiş öğretmeni. “Hangi renkle boyayacağız?”diye sormuş küçük çocuk. “Hangi renkle istersen onla” demiş öğretmeni. “Eğer herkes aynı resmi çizerse, aynı renkle boyarsa, kimin yaptığını nasıl anlayabilirim?” demiş öğretmeni. “Bilmiyorum” demiş küçük çocuk. Ve pembe, portakal rengi ve mavi çiçekler yapmaya başlamış. Yeni okulunu çok sevmiş bile!

Helen E. Buckley

(Kaynak :Jack CANFİELD-Mark Victor HANSEN,bu yazı “Tavuk Suyuna Çorba-Yüreğinizi ısıtacak Öyküler” adlı kitaptan)

Biraz daha zaman

Güneşli bir gündü. Kadın parkta yanında oturan adama “Bakın, salıncakta sallanan şu kırmızı kazaklı çocuk benim oğlum” dedi.




Adam gülümseyerek “Güzel bir oğlunuz var” dedi. “Diğer salıncaktaki mavi kazaklı çocukda benim oğlum”



Sonra saatine baktı ve “Heyyy, Todd, sanırım artık gitme zamanı” diye seslendi oğluna.



Çocuk salıncakta yükselirken “Beş dakika daha baba, lütfen yalnızca beş dakika daha” diye karşılık verdi babasına.



Adam başını “peki” anlamında sallayınca çocuk neşeyle sallanmaya devam etti.



Dakikalar sonra adam ayağa kalkarak tekrar seslendi oğluna “Todd, artık gidelim mi, ne dersin?”



Çocuk yine gitmeye isteksiz “Ne olur baba, beş dakika daha, lütfen, beş dakika daha” diye bağırdı babasına.



Adam” Tamam” deyince çocuk kahkahalar atarak sallanmaya devam etti.



Sonunda kadın dayanamadı ve sesinde gizli bir hayranlıkla “Ne kadar sabırlı bir babasınız” dedi .



Adam gülümsedi kadına. “Sabır değil yaptığım bayan” dedi. “Büyük oğlum Tommy’yi geçen yıl burada sarhoş bir sürücünün çarpması sonucu kaybettim. Buraya yakın yolda bisiklet sürüyordu. Tommy’e hiç yeterince zaman ayırmamıstım. Oysa şimdi onunla beş dakika daha fazla birlikte olabilmek için herşeyi yapardım. Todd’la ayni hatayı yapmayacağıma söz verdim kendi kendime..



O her “Beş dakika daha baba” dediği zaman , oyun oynamak için beş dakika daha kazandığını düşünüyor, oysa işin gerçeği ne biliyor musunuz? Ben onu oyun oynarken beş dakika daha fazla izleyebiliyorum, asıl kazanan benim”

Öğretmek Sevmekle Başlar

Bir profesör, sosyoloji sınıfındaki öğrencilerini Baltimore şehrinin kenar mahallelerine göndermiş ve o bölgede yasayan 200 erkek çocuğunun durumlarını araştırmalarını ve her bir çocuğun geleceği hakkında bir değerlendirme yapmalarını istemişti. Öğrenciler hemen hepsi bu çocukların gelecekte hiçbir şanslarının olmadığını dile getirmişlerdi.



Bundan tam yirmi beş yıl sonra bir başka sosyoloji profesörü tesadüfen bu çalışmayı buldu ve öğrencilerinden bu projeyi sürdürmelerini ve ayni çocuklara ne olduğunu araştırmalarını istedi.

Öğrenciler, o bölgeden taşınan ya da ölen 20 çocuk dışındaki 180 çocuktan 176'sinin olağanüstü bir basari gösterip, avukat, doktor ya da işadamı olduklarını ortaya çıkardılar.



Profesör çok etkilenmişti ve bu konuyu izlemeye karar verdi. Birer yetişkin olan o çocukların hepsi o bölgede yasadıkları için, her biriyle buluşma sansı oldu.

"O koşullarda nasıl bu kadar basarili oldunuz?" sorusuna verdikleri cevap hep ayniydi: "Mahalle okulunda bir öğretmenimiz vardı. Onun sayesinde."



Profesör, bu öğretmeni çok merak etmişti. Hala hayatta olduğunu öğrendiği yaşlı öğretmenin izini bulması zor olmadı. Kendisini ziyaret etmek için evine kadar gitti. Karşısında yılların yüzüne eklediği kırışıklıklara rağmen hala dinç duran bir yaşlı kadın buldu. Merakla yaşlı kadına bu çocukları kenar mahallelerden kurtarıp, basarili birer yetişkin olmalarını sağlamak için kullandığı sihirli formülün ne olduğunu sordu.



Yaşlı öğretmenin gözleri parladı ve dudaklarının kenarında bir gülümseme belirdi:

"Çok basit" dedi, "Ben o çocukları çok sevdim